ana sayfa hakkımda şiirlerim yorumlar
1
2
3
4
5
tüm yazılarım
facebook | Hatice OLGUN Twitter | Hatice OLGUN
Ana Sayfa
Menü
Öz Geçmiş
Yazılarım
Çizimlerim
Şiirlerim
Fotoğraf Galerisi
Haber & Söyleşi
Yazarlardan
Yorumlar
Bana Ulaşın
Yazılarım / Yükselen Dolar, Düşen Itibar.. « geri
Rahip Bronson, ABD’nin geldiği “huysuz at” sendromunun yegâne sebebi değildir. Başta, Suriye’de ABD’yi yok sayan ve Rusya- İran’la yürüyen eyvallahsız dış politikamız olmak üzere; karın ağrısı S400’ler dâhil Rusya İran Çin üçlüsüyle artan ticaret hacmimiz, Katar’la ekonomik- askeri yakınlaşmamız, başaramadığı 15 Temmuz'dan daha da güçlenerek çıkmamız ve daha pek çok konuda canı çok sıkılmışa benzer. Üstelik tüm bu prestij kaybına, geçtiğimiz BMGK Kudüs zirvesiyle başlayan dünya karşısındaki yalnızlaşması ve özellikle bu son dolar saldırısında Türkiye tarafında yer alan Avrupa'dan gördüğü negatif tavırla zedelenen itibarı da eklenince nasıl toparlanacağı gerçekten de merak konusudur.

Hemen baştan söyleyeyim, ABD ile içinde bulunduğumuz olumsuzluğun Trump’la başladığını düşünenlerden değilim.

Belli ki Obama, bizim Abdullah (Gül) misali diplomasi üzerine doğuştan yetenekliydi ve Trump gibi dangıl dungul değil de biraz daha derinden yol aldı hepsi bu.

Zaten öncekilerse (önceki ABD Başkanlarını diyorum), eski Türkiye’den her hangi bir direnç görmedikleri için, ABD- Türkiye ilişkileri “müttefiklik” adı altında ‘güzel güzel’ ilerliyordu.

Aslına bakarsanız, Trump ve gerekse de Obama olsun ABD Başkanlarının, hele ki İsrail’in mıntıkası Ortadoğuyla ilgili politika belirlemek gibi bir yetki alanları olduğunu da sanmıyoruz değil mi..

Dolayısıyla aslolan ABD ve tabi işbirlikçisi İsrail’in çıkarları olup,

Trump’ı Obama’sı vesairesi de aynı enstrümanı farklı tınılarda çalan birer orkestra elemanıdır diye düşünüyorum.

***

Meşhur fotoğrafta rahmetli Ecevit, Beyaz Saray’ı ziyareti sırasında soğuk terler döküp ayakta el kavuştururken,

Tam karşısında dev bir özgüvenle bacak bacak üstüne atmış dönemin ABD Başkanı Clinton’un suratına iyice bakınız mı; ne kadar da “minnoş” değil mi..

Aynı saksafoncunun, 99’da geldiği Türkiye’de kucağına aldığı Erkan bebeğin burnunu sıkmasına karşılık kameralardan esirgemediği ‘hümanist’ gülüşü de takdir edersiniz ki bir o kadar “ciciş” ve sempatik.

Ve sonra, şimdi bir de Suriye konusunun ele alındığı telefon görüşmesi sırasında çekilerek servis edilen Ağustos 2012 tarihli Obama- Erdoğan görüşmesinin ‘beyzbol sopalı’ fotoğrafını hatırlamanızı rica ediyorum.
Ve
yahut Kasım 2017’de; yine Suriye meselesinin masada ABD olmaksızın) konuşulduğu Soçi’deki Erdoğan- Putin- Ruhani zirvesi sonrası bu kez golf sopalı (ama illaki eli sopalı) bir diğer ABD Başkanı Trump paylaşımını..

(Trump’ın artık imayı bırakıp, doğrudan vurduğu yeni twitlereyse hiç girmeyelim, zira psikiyatrik vaka.)

O arada bir şeyler olmuş olmalı, ABD’nin canını sıkan bir şeyler.. Sizce de öyle değil mi?!

***

O arada ne olduğunu daha iyi anlayabilmemiz için çokça anlatılan bir anekdot paylaşacağım.

Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in kitabında da yer verdiği anekdot, günümüzdeki olayları anlamamız açısından hayli açıklayıcı ve ibret verici.

Anlatıma göre, dönemin ABD Büyükelçisi; “Türkiye’de haşhaş üretiminin azaltılması, bu azalıştan doğacak farkın ABD tarafından karşılanacağı” ültimatomunu kendisine ve Demirel’e iletir.

Sonra ne mi olur?

Tam istediği cevabı alamayan Büyükelçi, “sonucun Türkiye açısından hiç de iyi olmayacağı” tehdidini savurduktan 3 ay kadar sonra gelen ABD destekli darbe ile Demirel hükümeti sizlere ömür!

Sadece bu da değil tabi.

Sonrasındaki muhtıralar, kapatma davaları, post modern girişimler, PKK terörü, sokak eylemleri, FETÖ’nün 17 Aralık yargı ve 15 Temmuz askeri darbe girişimlerinde,

Ve en nihayet Türkiye’deki son ekonomik saldırıda da hep ABD parmağı vardır.

***

Mayıs 2013’de A Haber spikeri Banu El’in canlı yayın öfkesini unutmam (videosu tavsiye).

“Beyaz Saray’dan Gezi Eylemleriyle ilgili 17 günde 15 beyanat.. Amerika’nın Türkiye’den başka işi gücü yok mu Allah aşkına!”.

Gerçekten de ‘dünyanın polisi’ koskoca ABD’nin o günlerdeki en önemli işi Türkiye’deki Gezi eylemleriydi.

Amerika; casuslarını, provakatörlerini, bizdeki işbirlikçilerini, spikerinden canlı yayın aracına 7x24 basın mesaisini de (eşi benzeri görülmemiş biçimde) ona göre ayarlamıştı.

Öyle ki Taksim’deki muhalif eylemlerin sonu Mısır’ın akıbetine benzesin isteyen ABD,

Türkiye’nin başına da Sisi gibi bir piyon oturtabilseydi emin olun ne sonrasındaki yargı darbesi girişimini, ne 15 Temmuz’u ve ne de ekonomik saldırıları yaşamayacaktık.

İndiremedikçe daha da hırslandı.

Gerek Türkiye halkından ve gerekse de o halkın 16 yıldır aralıksız güvenini tazelemiş Lider Erdoğan’dan gördüğü direnç karşısında iyice huysuzlaştı.

***

Huysuzluğu, önündeki Türkiye engeliyle Ortadoğu’daki planlarını yürürlüğe koyamaması kadar, kaybetmeye başladığı prestijle de alakalıydı.

Bu minvalde, İncirlik hatırına ‘müttefik aşağı, müttefik yukarı’ diyerek bir kapı aralığı bıraksa da Türkiye’deki hükümeti düşürmeye yönelik arzusu takıntı halini aldı ve yöntemlerin dozajı da ona göre gittikçe arttı.

Parçası olduğu sokak hareketleriyle (gerek Gezi’de Laikler ve gerekse 6-8 Ekim olaylarıyla Kürtler üzerinden) vuramayınca, yolsuzluk iddialarıyla itibarını sarstığı hükümeti yargı darbesiyle indirmeye kalkıştı.

Bu da olmayınca MİT tırları kumpası ile “IŞİD’e yardım” senaryosunu devreye soktu.

Bu da tutmayınca ‘terör’ kartını..

Hatırlayalım, Türkiye bir dönem PKK’ya ilaveten DAEŞ’in düzenlediği bombalı saldırılarla ‘can güvenliği olmayan’ ülke kategorisine dahil edilmiş,

Bu yolla başta istikrar ile turizmi ve ekonomisi baltalanmak istenmiş, kısmen de başarılmıştı!

***

Bu iğrenç planların hiçbiri olmayınca da (ifşa olmak pahasına) en nihayet 15 Temmuz devreye sokuldu.

Öyle ki bu kez kesin gözüyle bakılan ‘zafer’ beklentisiyle, darbe sırasında/ darbenin bastırıldığı tamamen netleşene kadar ABD, taraflara itidal tavsiye etmekle yetindi!

Zaten sonrasında da malum; FETÖ’cüleri koynunda saklayarak suç mahallinde mümkün olduğunca az DNA’sını bırakma gayreti güttüyse de artık mızrak çuvala sığmıyordu.

Baktı zaten iyice deşifre oldu; bu kez de bize/ NATO müttefikine ambargo uyguladığı silahları, terör örgütü PKK’nın uzantısı YPG’ye tırlarla hibe ederek,

Güneydoğumuza bir baş belası ve bir PKK Devleti yerleştirme yolunu açıkça denedi.

O arada, Türkiye’de istediği sonucu alamadığı 17 Aralık ‘yolsuzluk’ dosyasını (tamamen FETÖ argümanlarıyla) bu kez ABD’de açarak,

Halkbank üzerinden Türkiye’nin İran’la meşru ticaretini kendi uyduruk kurallarıyla cezalandırmaya kalkıştı.

***

Görüldüğü gibi Rahip Bronson, ABD’nin geldiği “huysuz at” sendromunun yegâne sebebi değildir.

Başta, Suriye’de ABD’yi yok sayan/ Rusya- İran ile yürüyen eyvallahsız dış politikamız olmak üzere,

Karın ağrısı S400’ler dâhil Rusya, İran, Çin üçlüsüyle artan ticaret hacmimiz ve tabi Katar’la ekonomik- askeri yakınlaşmamız ile daha pek çok konuda canı çok sıkılmışa benzer.

Üstelik tüm bu prestij kaybına, geçtiğimiz BMGK Kudüs zirvesiyle başlayan dünya karşısındaki yalnızlaşması,

Ve özellikle bu son dolar saldırısında (tabiki biraz da kendi çıkarları gereği) Türkiye tarafında yer alan Avrupa ülkelerinden gördüğü tavırla zedelenen itibarı nasıl toparlanacak merak konusu.

Zannımca ABD öyle bir noktada ki ya batacak ya batıracak!

Batıracak dediysem rahat olun. Tek düşmanı biz değiliz ve karşısına aldığı ülkeleri tümden batırmasıysa öyle pek olası ve kolay değil.

‘Güçlü dolar’ diyerek övündüğü parası ve usulsüz vergi yaptırımlarıyla başı hem hukuken ve en çok da ekonomik olarak ağrıyacak gibi.

Ve o irtifa kaybında; prestij, emperyalist hedefler, İsrail’in çıkarları, Güney Amerika ülkeleri ve tabi şu meşhur ‘sopa’sı belki de ilk vazgeçilecekler arasında olacak.



Hatice OLGUN
haticeolgun2@gmail.com
Yorum Yazın Tüm Yorumlar
Güvenlik
Galeri
Sayfanın tüm hakları Hatice OLGUN’a aittir. 2015 ©
ana sayfa | hakkımda | fotoğraf galerisi | çizimlerim | şiirler | haber & söyleşi | yazılarım | yazarlardan | Yorumlar | bana ulaşın KA İnternet Bilişim Teknolojileri Tic. Ltd. Şti.